ARAKAN KAMPLARINDA  HAYAT VE MÜLTECİLİK

Myanmar yönetimi asimilasyona tâbi tuttuğu Arakanlı Müslümanları her fırsatta kendi topraklarından atmayı ve onların yerlerine dışarıdan getirdiği Budistleri yerleştirmeyi milli bir politika haline getirmişti. Bangladeş’te 950.000 mülteciye geçici kimlik verildiği bilgisini resmi makamlardan elde ettik. Cox’s Bazar-Teknaf bölgesinde 3 adet büyük kamp var; Kutupalong, Nayapara ve Leda kampları. Bu kamplardan Kutupalong kampında, gayri resmi olarak yaklaşık 650.000 mültecinin olduğu bildirilmekte. Elimizde bulunan bu rakamlar, yaşanan insanî kriz ve trajedinin sadece görünen yüzü. Diğer yandan, Bangladeş’e kaçak yollarla gelen fakat resmi mülteci statüsünde olmadığı için kamplarda barınamayan insanlar, ya daha önce Bangladeş’e gelen akraba ve dostlarının yanında yaşıyorlar ya da Bangladeşli çiftliklerde kaçak işçi olarak hayatlarına devam ediyorlar. Kamplardaki mültecilerin birçoğu oldukça fazla çocuğa sahipler o yüzden aşırı doğumdan dolayı kadın ölümleri, dünya ortalamasının üstünde seyrediyor burada.

En fazla mültecinin olduğu Kutupalong kampına gidiyoruz. Kampın içerisine ilerledikçe, insanların evlerinin, içlerine girdikçe olayların taze ve yaraların ne kadar sıcak olduğunu anladık. Zulümden kaçarken mayına basarak gözlerini ve bacaklarını kaybedenler, annesi ve babasını kaybeden çocuklar, kaçarken atılan kurşunlara maruz kalan insanlar ve çetelerin zulmünü gören kadınlar. Alınan her bir nefeste acı hikâyeler gizliydi. Her bir hikâye, hayatları kadar uzundu.

Burada, Arakanlı Müslümanların kamplardan dışarıya çıkmasına izin verilmiyor. Tüm yollar Bangladeş askerleri tarafından kontrol altına alınmış vaziyette. Yoldan geçen tüm araçların içine bakılıyor. Mültecilerin çalışma imkânları yok ve çoğunun çalışmalarına müsaade edilmiyor. Mülteciler günün sabah saatlerinde erzak dağıtımı için kurulan alanlara gidiyorlar. Ellerinde Bangladeş hükümetinin vermiş olduğu kimlik ve erzak alım karneleri var. Dağıtımdan aldıkları tüm erzak ve ürünler, mültecilerin ellerindeki çizelgeden takip ediliyor. Yardımlarını alan insanlar ortalama 1 ila 2 km yürüyerek erzakları evlerine getiriyorlar.

 

Aile büyüklerinin yaşamış oldukları zulmün travması hâlâ yüzlerinde duruyor. Kampın tek neşe kaynağı çocuklar. Neredeyse her evden ve her sokaktan bebek ve çocuk sesleri geliyor. Çocuklar kendi dünyalarında yaşıyorlar ve elde ettikleri imkânlarla oyunlarını oynayabiliyorlar. Kimisi bulduğu plastik poşetten yaptığı uçurtmayı uçurarak, kimisi tahtadan ve plastik şişe kapaklarından yaptığı arabayı sürerek, kimisi de demir parçasından yaptığı çemberi çevirerek oyunlarını oynuyor.

 

Yardımları tamamladıktan sonra kampları tekrar dolaşmaya başladık. Ne kadar çok insanı dinlersek o kadar çok onları anlayabiliriz düşüncesiyle geri kalan günlerimizi kampları dolaşarak, insanların içerisine girerek onların duygularını hissetmeye çalıştık. İnsanları dinlediğimizde, sırf Müslüman oldukları için bu zulme maruz kalmalarını aklımız almıyor, mantığımız kabul etmiyordu. Mülteci kardeşlerimizi dinlediğimizde bizlere, çocuklarının, kardeşlerinin ve akrabaların öldürüldüklerini anlatıyorlardı. Ve bu cinayetlerin artık eğlence haline dönüştüğünü, acı çektirerek bu cinayetlerin işlendiğini anlatıyorlar, gözyaşlarına boğuluyorlardı. Farklı zamanlarda farklı kamplarda ve farklı insanlarla yapılan konuşmalarda ortak tek bir ifade vardı; kadınlara yapılan zulümler. Bu acıları dinlemek bizi de tarif edilemez duygulara sokmuştu.